13 Temmuz 2012 Cuma

Sporx Kiev'de: EURO 2012 Finali


29 Haziran ve 2 Temmuz tarihleri arasında Kiev sokaklarındaydım... 3 gün boyunca Sporx adına; Sırtımda çanta, yanda tripod, boynumda makine falan filan derken o kadar yükle sokaklarda, EURO 2012 Finali için şehre gelmiş taraftarların arasında dolaştım durdum. 


Kurdum tripodu geçtim, karşısına her seferinde. Güzel görüntüler çıktı. Üzerine tıklayarak video'ların bulnuduğu sayfalara gidebilirsiniz. 



Onlarca da fotoğraf... 

Cumartesi gününden, alttaki 'juggler' abimiz gibi nice fotoğraf  var. Buyrun buradan... 




Pazar günü, final öncesi ne orjinal tipler vardı ne orjinal... Boğa bile vardı! Buyrun buradan... 




Pazar, finalin ardından ise İtalyanların hüznü, İspanyolların sevinci Kiev'e hakimdi. Buyrun buradan...





Sporx adına Kiev'e gitmeme yardımcı olan İlkan Bey'e, görüntüleri montajlayan Sporx video ekibine, bana fotoğraf makinesini emanet eden Tevfik'e, darda kaldığımda yardımıma koşan Hüsam Abi'ye, 'Ukraine' tshirtünü yol öncesi sırtıma geçiren kız arkadaşım Şeyma'ya çok çok teşekkürler...

Özel teşekkürler yine aynı kişilere; bizlere seyyahlığı aşılayan Özlem Yücel'e, yani nam-ı diğer Özlem Pansiyon'a ve Yılmaz Aslantürk'e, yani nam-ı diğer Otisabi'ye çok teşekkürler... 

Setur'dan: Çok Bilen Çok Gezer




Costa Serena... 'Cruise' dediğimiz, bir mahalle insanı gezdirebilecek büyüklükte gemilerden biri. Salı Pazarı'ndaki ofisten her Allah'ın günü gördüklerimizden biri işte.

Peki blogda bu geminin ne işi var? Setur, bir yarışmalarını iletti:


Çok Bilen Çok Gezer...

Facebook uygulamasıyla katıldığınız bu yarışmanın büyük ödülü Costa Serena ile 8 günlük, çift kişilik bir seyahat. Valencia'lar, Marsilya'lar... "Ver elini Akdeniz" havası...  Bir çözeyim dedim, sorular güzel, çözmesi keyifli. Şu anda 1. görünüyorum hatta, ama muhakkak geçen olacaktır. Az vakit harcamadık atlasların, seyahat dergilerinin başında lise yıllarımızda.

"Ülkeler coğrafyası bilgime güvenirim" diyen buradan buyursun:


Çok Bilen Çok Gezer



1 Mayıs 2012 Salı

Gazella ile Beyrut Günlüğü: Dünyanın Ortak Dili Futbol...

Selamlar,

Lübnan seyahatimin sponsoru Gazella’da Kaan Bey ile uçuş tarihlerini ayarlarken öncelikle şunu referans alıyordum; futbol maçı… 30 Nisan’da Lübnan Ligi takımlarından Al Nejmeh-Al Ahed maçı olduğunu görünce de Kaan Bey’den 30 Nisan’ı içeren bir plan yapmamızı rica ettim ve sağolsun kendileri kabul ettiler. Lübnan’a gelirken her turistin yapacağı şeyleri ben de yapacaktım, ayrıca Courhsurfing sayesinde bir turistten daha fazlasını yaşayan biri olacaktım şehirde. Ama bir şey vardı ki, mutlaka gitmek ve görmeliydim.

Çok basit, tek kelime: Maç… Gidip stat etrafında, tribünlerde, koridorlarda o kentin insanlarıyla birlikte olmak, onların coşkusuna, hüznüne, heyecanına ortak olmaktı amacım. 2010’da Futbol Tutkusu Avrupa Yolcusu’nda yaptığımız buydu, 2012’de –eğer sponsor bulabilirsem- Avrupa Şampiyonası’nda yapmak istediğim de bu. Kadın, erkek fark etmeksizin insanların duygularının dışa yansımasının en saf halini onlarla bir futbol maçı izlerken gözlemleyebilirsiniz.

Türkiye’den çıkmadan önce Soccerway’den bakmış ve Al Nejmeh-Al Ahed maçının 30 Nisan’da yerel saatle 15.30’da, şehrin güneybatısındaki 50.000 kişilik Malaab Camille Chamoun Stadı’nda oynanacağını not almıştım.

Tüm pazartesi günümü bu maça ayıracaktım ve zaman planlamamı ona göre yaparak evden çıktım. Achrafieh bölgesinden, stada taksiye 10000 Livre ödeyerek gidebilecektim. Bu arada Lübnan’da 1500 Livre’yi 1 Dolar’a sabitlemişler ve kur hiç değişmiyor. Bunu anlayamdım, kur nasıl olur da her zaman sabit kalır?

Taksici 10000 Livre’ye biraz mırın kırın etti ve 1,5 katını, yani 10 Dolar istedi. Ondan sadece beni mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde stadyuma ulaştırmasını istedim. Çakma bir Amerikan filmi havası. Mustafa Bond Beyrut’ta film çekiyor sanki…

Stada bir vardım, tek bir sivil insan yok etrafta. Bomboş! O anki hayal kırıklığımı tarif edemem… Bir maçın hayaliyle gelmişim ve ortada maç falan yok. Stat çevresinde nöbet tutan askere gittim ve İngilizce burada maç olması gerektiğini söyledim. Anlamadı… Arapça cevap verdi, ben de anlamadım… “No football?” , “No football!” diye anlaşabildik ancak. Kendisine çevrede internet cafe olup olmadığını sordum ve karmakarışık bir şekilde tarif etti. Stadın fotoğrafını çekmek için izin istedim ve gülümseyerek müsaade etti.


(Tüm fotoğrafları üzerine tıklayarak büyük ebatta görebilirsiniz)

Önce bir internet cafe, sonra maçın nerede olduğunu, en son da stadı bulacaktım… Yani; Beyrut’a doğru yola çıkmadan önce maç izlemek, yaşanmak istenen bir hayaldi ve bir hayal olarak kalacaktı. Stadın kuzey tarafına geçtiğimde tribün girişlerindeki çok sayıda askeri aracı gördüm ve fotoğraf makinemi çıkarttım. Henüz bir fotoğraf çekmiştim ki, arkadan “fıııyyy” diye bir ıslık sesi geldi. Başka bir asker, eliyle fotoğraf çekmememi işaret ediyordu. 


Stadın doğusundaki mahalle Hizbullah’ın mıntıkası… Oraya girmemem için defalarca tembihlendim Couchsurfing hostlarım tarafından. Stadın kuzeyindeki mahalle ise tek çaremdi bir internet cafe bulabilmek için. 2 sokak içeriye girdim ve bir market önünde nargile içen gençlere, oralarda internet cafe olup olmadığını sorayım dedim. En doğru benzetmeyle; "Beyrut’ta nargile ekmek gibi bir şey" diyeyim, siz anlayın…  Herkesin ağzında nargile.

Gençlerden birine sorduğumda, tam internet cafenin yerini tarif ediyordu ki, ona Camille Chamoun Stadı’na maç izlemeye geldiğimi ve statta maç falan bulamadığımı söyledim. “Abi sen çok yanlış gelmişsin ya” dediler… 

Dedim; “O zaman nerede bu maç güzel kardeşim?”. “Saida’ya gideceksin abi, maç orada” 

Saidaaa??? Haydaaa!!! 

“E peki Saida nerede?” , “Gel abi tarif edelim…”. “Kaçta peki maç?” , “Bir saati var abi, maç saat 5’te…”

Baktım market önünde mahallenin çocukları var, ellerinde top. Bugün futbol diloluğu günüdür deyip çıkardım makineyi, gençler de verdi pozunu. 



Bana ana yolu tarif ettiler ve otobüse binip sadece 2000 Livre ödememi, şoför daha fazla isterse ve ödersem kazık yiyeceğimi söylediler. İyice tembihlediler hatta… Beyrutlu, turistin cebindeki parayı turistten daha çok düşünüyor, güzel… Sordum çocuklara maçı kim kazanır diye, “Nejmeh handikaplı alır abi” dediler.

Ana yola doğru çıkarken, arkadan ses geldi. Bir baktım market önündeki kızanlar da peşimden geliyor. İyice yolu tarif edeceklermiş. Helal olsun be çocuklar! David Villa formalı çocuk, o yaşında o kadar akıcı İngilizce konuşuyor ki, David Villa’nın kendisi o kadar iyi İngilizce konuşamaz.

Gençlerle hemen çaktık fotoğrafları…



Ana yolda duran otobüse “Saida?” diye sordum, “Atla” dedi şöför. Köy arabası gibi bir otobüsteyim. Sanki köye nineyi dedeyi görmeye köye gidiyoruz… Arka koltuğumdaki abide Fransa ’98 tshirtü var… Dedim “ben bugün ben futbol dilenciliğinin kitabını yazarım”. Tüm detaylar ona işaret ediyor çünkü…

Saida’yı yakın bir yer zannediyordum, git Allah git! Yol bitmiyor… Otobüste, bir sırada ikili ve tekli koltuklar var. Daha fazla yolcu bindikçe ikili koltukların yanındaki kolluktan ara koridora bir küçük koltuk daha açıyorlar. Yani Lübnan otobüslerinde şöför, sadece “Arkayı dörtleyelim efendim” demekle kalmaz, her sıra için bu cümleyi kurabilir.

Aslında çok da uzun bir yol gitmiyoruz, taş çatlasa 40 kilometre. Akdeniz’e nazır yol… Fakat ağır ağır, zırt pırt durup yolcu alarak gittiğimizden dolayı yol çok uzun geliyor bana. Gün ortasında uykum geliyor, esnemeye başlıyorum artık…

Şehre yaklaşıyoruz… Stadı görüyorum, ne uyku kalıyor ne yorgunluk! Denize sıfır, numaralı tribün tarafının arkası Akdeniz’e bakıyor… “Ulan ya burada da maç yoksa, yine tongaya gelmeyelim?” diye kendi kendime sormaya başlarken ışıkları yanan skorbordu görüyorum, evet maç var! Derin bir “ohh..!"

Stat önünde otobüstün yarısı iniyor. Ben de fırlıyorum hızlıca. Hemen bilet kuyruğuna… Ama nasıl bir kuyruk!


Burada 'kaynak yapmak' bir alışkanlık. Herkes sıraya girse 2 dakikada alınır o biletler. Gişede sadece bir adam var, ama camda iki göz var. İnsanlar birbirinin üstüne çıka çıka gözlere geliyor, burada ilk adım aşılıyor. Sonra da camdan kolunuzu sokuyorsunuz bilet almak için. Çok rahat dirseğe kadar falan kol gişenin içine giriyor. Yoksa alamazsınız bileti. Tabii sizinle birlikte 2 kişi daha sokuyor. Diğer camdan da 3 kişi desek, içerideki görevli 6 kişi/sn hızla bilet yetiştirmeye çalışıyor.

Çocuklukta 18 Mart Stadı’nda gidilen maçlardan tecrübemin getirdiği kıvraklıkla biletimi birkaç dakika içinde aldım ve stat girişine doğru yöneldim. Bilete 5000 Livre ödedim. Çok çok ucuz… Bilet de işte bu:



İçeriye girişte kimse üstünüzü aramıyor. Beyrut’tan çıkarken “Ya içeriye ahtapot tripodu almazlarsa” diye yanıma almamayı bile düşünmüştüm. Ahtapot tripod da mınçıka gibi bir şey, Hüsam Abi’nin emaneti. Turnike falan yok, genişçe bir kapı var. Biletinizi görevliye veriyorsunuz ve giriyorsunuz tribüne.

‘Stadı bilenler için anlatıyorum sayın seyirciler’: Deniz tarafına bakan tribündeyiz. Taraftarların %99’u ise Nejmehli. Nejmeh ligde lider, Ahed ise 3. sırada. Zirve adına mühim bir maç bizi bekliyor…

Tribünde öncelikle sol tarafa yöneliyorum birkaç fotoğraf çekmek için. Bu taraf çekirdekçi tayfa gibi görünüyor. Bu gözlemimde yanılmıyorum. İleriki fotoğraflarda göreceksiniz




Aşağıya tellere doğru inip tribüne serilmiş Nejmeh bayrağını çekiyorum: 


Tellerde fotoğraf peşinde koşarken arkadan ses ediyorlar. Dönüp bakıyorum, aralarından biri eliyle tüm arkadaş grubunu işaret ederek fotoğraflarını çekmemi rica ediyor. Gülümsüyor ve çekiyorum fotoğraflarını. 


Ardından beni de yanlarına çağırıyorlar, hepsinin elinde kocaman kabak çekirdeği paketi, sağolsunlar bana da ikram ediyorlar. Çekirdekçi taraftar omuz omuza: 


Mail adreslerini alıyorum fotoğraflarını göndermek için. Tüm maç boyunca hangi taraftarın fotoğrafını çektiysem mail adresini aldım. Onlar için de güzel bir hatıra olur. Soruyorum; “Hepiniz Nejmehli misiniz?” diye, aralarından biri “Hayır Ahedliyiz, aman sakın çaktırma” diyor. Affetmiyorlar, makaraya sarıyorlar yani hemen… Arada sahaya bakıyoruz, takım üçlü defans oynuyor. “Üçlü defans mı kaldı, dörtlüye neden dönmüyor takım?” diye sorduğumda, “Hoca kulübede bak, git ona sor. Guardiola gibi adamdır” diye cevap veriyorlar. Makaraya devam…

Tellerin dibinden tribünün orta bölümüne doğru ilerkeren yeşil zeminden de iki kare alıyorum: 



Şimdi geldik tribünün ‘where the magic happens’ bölümüne… Orta bölüm, bağıran bölüm. Dünyanın her yerinde, çoğu tribünde olduğu gibi.

Şarkılar, türküler… Gırla gidiyor! 



Tribünü yönlendirenler 3 kişi: Davulcu, Amigo ve junior amigo. 


Junior amigo arada megafonu, arada davulu alıyor eline, sesi de güzel. Şarkıları nağmeli söylüyor bayağı.


Davulcuyla göz göze geldiğimizde bir göz kırpıyorum fotoğraf makinemi gösterip. Gülümsüyor, dönüyor arkasını ve daha kuvvetli vuruyor davula.


Lübnanlılar da bir maçı, Hollandalılar gibi yaşıyorlar. Adamlar işin eğlencesinde. O dakikalarda 1 tane yiyorlar, ama çok da takan yok. Şarkılara türkülere devam. Şarkıların hepsinde de İbrahim Tatlıses tınısı var, koy amigonun arkasına aşağıya tellere 40 tane keman, coşsun tribün!

Amigo oradan laf atıyor, gidiyorum yanına el sıkışıyorum, Türkiye’den geldiğimi söylüyorum. “Herkes şarkıları söylüyor, ama neden oturarak?” diye sorduğumda, “Dur ben onları şimdi ayağa kaldırırım diyor” ve açıyor kollarını, başlıyor yeni bir şarkıya:


'Tüm bayraklar, tüm flamalar':


Maçta en çok güldüğüm anlardan biri de şu oldu. Bizim amigo, önümüzde oynayan Nejmeh sağ açığı her topu aldığında megafonla topçuya direktifler veriyordu! Adam hocasını mı dinlesin, takım arkadaşını mı, yoksa amigoyu mu?

Devreyi Nejmeh 1-0 mağlup kapatıyor. Karınlar acıkmış, seyyarlara hücum. Büyük yüklenme var! Devre arasında stat telleri arasından dışarıdaki köfteciye zar zor parayı uzatan, ufacık delikten köfte ekmeği alırken köftenin biri yere düştüğünde milyar kaybetmiş gibi üzülen herkese selam olsun. 



Çocukların formalarının sırtlarında hangi oyuncuların isimlerinin yazdığını merak ediyorum, bu yüzden turluyorum sağı solu. Pirlo, Benzema, Di Maria, Mesut Özil görüyorum... Fakat seyyar sırasında Gattuso formalı bir çocuk! Türkiye’de Gattuso forması giymiş bir çocuk hiç görmemiştim, Lübnan’da yakaladık bir tane. Helal olsun be çocuk sana! 


O sırada iki çocuk geçiyor önümden; birinde Messi, birinde Ronaldo forması. Tam bir futbol dilencisi fotoğrafı. Kaçırmam: 


Devre arasında tribünün üst tarafında dolaştıkça, ricaları kırmayarak askerlik fotoğrafı gibi fotoğraflar çekmeye devam ediyorum.



Renkler güzel, bir de ben poz vereyim Nejmeh bayrağıyla:


Karnım aç, şu seyyarın tadına bir de biz bakalım. Kişisel görüşüm şudur ki; Seyyar bir yiyecek ne kadar az hijyenikse o kadar lezzetlidir. 2000 Livre’ye, tellerin altından alıyorum yiyeceğimi. 


Peki ne yiyorum? Büyük bir limonun yarısını küçük küçük dilimliyorlar. Üzerine haşlanmış bakla, tuz, kimyon ve acı biber… Tadı iyi. Tam stat işi!


Ben tam hızlıca karnımı doyurmaya başlamışken hoop Nejmeh atıyor bir tane! Golü göremiyorum… Golün birkaç saniye ardından, taraftarların coşkusunu bu kez önden değil de arkadan fotoğraflıyorum. Güzel bir fotoğraf çıkıyor: 


Skor 1-1’e geliyor:


Artık tribünün sağ tarafına geçiyorum. Bir baba ve oğlu maç seyrediyor... Bence bu günümün en güzel fotoğrafları bu üçüdür. O çocuk, hepimizin çocukluğunda yaşadığı ve ömrü boyunca unutamayacağı bir günü yaşıyor… Ama şu an farkında değil. İleride an be an hatırlayacaktır babasıyla geçirdiği bu maç gününü.




Fotoğraflara devam:




Tellere indiğimde arkadan yine insanlar sesleniyor. İki grup var, çeviriyorum başımı yukarıya, hepsi gülümsüyor ve “Abi bizi çeksene” diye işaret yapıyorlar. İki grubu da ayrı ayrı çekiyorum. 



Yukarı çıkıyorum mail adreslerini almaya, muhabbete bir kitliyorlar. Kitleyiş, o kitleyiş… Onları da beni de öyle sarıyor ki o sohbet. Gençlerin çoğu 17-18 yaşlarında. Hatta bazıları altyapı takımlarında futbol da oynuyor. Onlar soruyor ben cevaplıyorum, ben soruyorum onlar cevaplıyor…

Önce oradaki adıyla Mohaned’den başlıyoruz. Yani bizim Kıvanç Tatlıtuğ… Tanımayan yok Lübnan’da. Dizisinin hastası olmuş tüm halk!

Muhabbet tüm hızıyla devam ederen özel fotoğrafını çekmemi isteyenler oluyor aralarından, kırmıyorum tabii. Gençlerin aklını okuyorum, aklını! Hepsi facebook profil fotografı peşinde. Cumartesi günü fotoğraflarını çektikten sonra Merve’ye de “Hadi Merve, İstanbul’a dönünce yaşadın, 3 günde bir profil fotoğrafı değiştirirsin artık” dediğimde ‘ehe ehe’  diye gülüyordu keyiften.

İşte Saida’nın dalyan gibi, pırlanta gibi delikanlıları:






“Abi gel aramıza” diyorlar, hop yanaşıyorum hemen. Çok kral çocuklar hepsi!


Ben de Saida Municipal hatırası fotoğraflara devam:


“Sahada beğendiğin topçu var mı?” diyor çocuklar. Gözüme çarptan tek topçu Ahed’in 13 numaralı santrforu, onu beğendiğimi söylüyorum. Bizim çocukların dediğine göre Lübnan’ın en iyi 2 futbolcusu, Çin Ligi’nin tozunu attırıyormuş. “Milli Takım 2014 Brezilya’ya gider abi” diyorlar. İnşallah…

Gençlerden bir soru geliyor: “Real Madrid mi, Barcelona mı?” , ben “Real Madrid” diyince alkış tufanı kopuyor! Saida ovası Castillan yuvası…

Çocuklar, dünyadaki milli takım ve kulüp futbolundan tüm maçları izliyor. Biz de takip ediyoruz ama gençlerin maşallahı var, tam bizim lise yıllarımız gibiler… Her sohbetimizin konusunda, onların yüzünde ve gönüllerindeki futbol sevgisinde 8-10 sene önceki halimi görünce çok bir mutlu oluyorum. Omuz omuza oturuyoruz artık:


Lucky Strike çıkartıyorum cepten, aralarından biri çıkartıyor çakmağını yakmaya. Çakmakta da Lucky Strike logosu var. “Al abi hediyemiz olsun.” diyor. Gittiğim yerden kendime hatıralık bir şeyler almayı çok sevmem. Böyle küçük şeyler ise güzel hatıralardır. Mesela 2 yıl önce Münih Olimpiyat Stadı’ndan depozitosunu almayıp memlekete getirdiğim plastik bardağı hala saklarım.

Maç sonuna doğru yaklaşırken Ahed daha atak olan taraf:


Maçın hakemi son düdüğü çaldığında skorbordda yazan skor 1-1… Futbolcular sahadan ayrılırken çocuklara diyorum; “Geçin bakalım, topçu pozu verin şöyle fiyakalı.”, kesiyorlar hemen pozu.



“Çekin bakalım abinizi, biz de memlekette cakamızı satalım.”



Yavaştan yöneliyoruz çıkışa… 


Tellerde izdiham var. Üstten atlayan atlayana. 


Bu da kısa bir video:

 

Çıkıyoruz stattan. Atkı ya da forma satan birileri yok. Gençler de bulamayacağımızı söylüyor ama benim için arabaya bayrakları yükleyen kulüp görevlilerine soruyorlar. Görevli, başındaki Nejmeh şapkasını çıkarıp bana veriyor. İşte iyi bir hatıra daha…

Beyrut yönüne doğru, herkes stat önündeki yoldan otobüs çevirmeye çalışıyor. Bizim çocuklar uyanık tabii, “gel abi” diyor ve koluma giriyorlar. Atlıyoruz arabaya, otobüslerin ilk durağına gidiyoruz. Yolda konu futbolcular. Türklerden Altintop, Sahin, Kahveci… Arka koltuktaki genç “Rosto, Rosto” diyor. Diyorum “Rosto kim?”. Hani gözlerinin altını boyayan kaleci var ya diyince hepimiz gülmekten yarılıyoruz! Rüştü Reçber, Ortadoğu’ya göz altını boyamasıyla nam salmış da haberimiz yokmuş…

Efsaneleriniz kim diye soruyorum gençlere… Şöför koltuğundaki Zidane diyor. Benimki de… Arka koltuktan bir Messi geliyor, bir de Totti… “Totti?”  sorum ve genç Ahmet’in “Totti is the king of Italy” cevabı…

İşte böyle bir sohbetle varıyoruz otobüs durağına. Uğurlamak için iniyorlar, hatta paramı bile ödeyecek oluyorlar. “Sizin yaşınız kaç, bizde gence para falan ödettirilmez.” diyorum ama dinletemiyorum, “Bizde de misafire ödettirilmez.” oluyor cevapları.

Hava hafiften kararırken istikametim yeniden Beyrut. Hayatım boyunca unutamayacağım günlerden biri daha hafızamdaki yerini alıyor… Sahada ne oldu ne bitti o kadar da dikkat etmedik.

Tüm dünyanın ortak dili futbolu konuştuk sadece. 

Futbol bir eğlencedir, fazlası değil:






Selamlar, Mustafa.


(Jeita Mağarası, göbek havaları, Raouche ve Byblos bir sonraki yazıda)