26 Mart 2012 Pazartesi

Seyahat Planı: Gazella ile Mustafa Arjantin Yolcusu




INDEKS

1. Kimdir Mustafa?
2. Neden Arjantin?
3. Plana genel bakış
4. Detayları ile “Gazella ile Mustafa Arjantin Yolcusu”
5. Paylaşımlar
6. Kapanış

1. KİMDİR MUSTAFA?

Doğum 1987 Çanakkale, 2005'te Çanakkale Fen Lisesi'nden mezun olup İTÜ’nün yolunu tutana dek hep o boğaz şehrinde yaşadım. İş hayatıma 7 yaşımda roman pazarcıların yanında çalışarak başladım, 'hayatı kazanmayı' onlardan öğrendim.

Teknesi Mardek ile dünya turu sırasında Hakan Öge okurduk lisede; başımızı dergi yaprağından kaldırdığımızda, onun gittiği memleketlerin 'hayalini kurmak bile' bir hayaldi bizim için...

Takvim yaprakları Ağustos 2004'ü gösterene kadar, seyahat etmek benim için bele sarılı havluyla yazlık beldelerde plaja inerken otostop çekmekti yani. Ta ki bir karikatürist o otostoplardan birinde bizi arabasına alana kadar. Her gezi yazımın veya planımın başında bir selam çakıyorum ona. Yarım saatlik Küçukkuyu-Assos yolunda ettiği laflar hala bir bir hatırımda. O yol boyunca biz yola çıkmak için hep “Nasıl olmaz?” derken, o ise “Nasıl olur?” anlattı bize. Bir kez daha teşekkürler Yılmaz Aslantürk...

2007 yazında liseden 2 arkadaşımla birlikte Avrupa topraklarındaydık, ceplerde Interrail biletleri... Hayatlarındaki ilk yurtdışı seyahat tecrübesini 19 yaşında yaşayan 3 genç, hala dost sohbetlerinde kahkahalara sebebiyet veren anılarla döndü Türkiye’ye. Tabii o anıları döktüğümüz satırlar, geride kalan 5 senede yol gösterdi aynı heyecanla Avrupa yollarına çıkan genç dostlara...


Seyyah, seyyaha yol gösterir. Büyüklerimizden nasıl gördüysek, elimizden geldiğince uygulamaya çalışıyoruz. Günü geliyor, dışarıda lapa lapa kar yağarken gecenin bir yarısı “Abi gel bize Interrail’i anlat” telefonuyla yatağımızdan kalkıp, içi ‘yola çıkmak’ heyecanıyla kavrulan seyyah adaylarına elimizden geldiğince yol gösteriyoruz.

Yıl 2010 oldu, arkadaşım Uğur’la 6 ay cefa çektik bir seyahat projemize sponsor bulabilmek uğruna... Dünya Kupası Güney Afrika’da oynanırken, biz Avrupa’ya gidecektik. Hangi ülkedeysek, o ülkenin milli takımının maçını en kalabalık grupla seyredecektik. Bir kez daha teşekkürlerimle; Henkel, Fa deosprey markasıyla sponsor oldu bu projemize. Bütçemiz oldukça kısıtlı olması sebebiyle, Uğur’u Dünya Kupası’nın İstanbul muhabiri, beni ise ‘Avrupa’dan bildiren’i yaptık. Bir sponsorun desteğiyle, markanın vizyonunu temsil ederek seyahat etmenin, yazarak ve fotoğraflayarak paylaşmanın ne demek olduğunu 23 yaşımda tecrübe ettim böylece.

Her yeni gün, her hayal, her proje yeni bir tecrübe. Bunları gerçekleştirebilmek de, gerçekleştirememek de...

Yegane yaşama amacım ise şudur; çocuklarıma anlatacak anılar biriktirmek...

2. NEDEN ARJANTİN?

25 yıldır biriktirdiğim anılara, 2012 model günleri eklemenin peşindeyim.

Arjantin sözcüğünü ilk kez ne zaman duyduğumu düşünüyorum... Sanıyorum 1994 Dünya Kupası’ydı, televizyon Maradona’nın doping yaptığına dair haberler veriyordu. Aklımda kalan sadece bu; Maradona. Vatandaşlarının deyimiyle ‘El Dios’un formasını giydiği Arjantin bir ülkeydi; ama neredeydi, nasıl insanlar yaşardı o memleketin topraklarında...

Sonraları Arjantin kelimesi futbol sohbetlerinin dışında sadece şöyle cümlelerimizde geçebiliyordu: “Usta! Üç bira verir misin? Arjantin olsun!”

“Arjantin’e gitmek” eyleminin hafiften kafamın içine yerleşmesi ise 2010 yılına tekabül ediyor. 2 yıldır dostum Kutay ile ne zaman canımız sıkılsa tek yön biletle Buenos Aires yolunu tutmanın hayallerini kuruyorduk. 2012’ye girdiğimizde bu hayali bir slogana dahi dökmüştük; “6 ay Buenos Aires 6 ay İstanbul... Yazları Buenos Aires, yazları İstanbul...” diyorduk her sohbetimizde.

Şimdi böylesine güzel bir fırsat geldi önüme, değerlendirmek için elimden gelen emeği verdiğimi aşağıdaki satırlarda anlatmaya çalışacağım sizlere... Bu plan gerçek olursa; hem bir maceraperest seyyah, hem de cesur bir gazeteci ruhunu yüreğinde hisseden bir çocuk inecek 15 Nisan Pazar günü Ministro Pistarini Uluslararası Havaalanı’na... Arjantin topraklarında yepyeni hikayelerin, unutulmayacak anıların peşinde koşacak...

Arjantinlilerin; telaşsız, koşuşturmayı sevmeyen, parası yettiği kadar sefasına düşkün insanlar olduklarını okudum. Aynı Romanlar gibi... Romanlar da olabildiğine geniş, aceleyi sevmeyen, ama işin ucunda eğlence olduğunda roket gibi hızlı, meraklı ve sıcakkanlı insanlardır. İki farklı kıtanın insanların birbirlerine bayağı benzemiyorlar mı sizce de?

O keyfine düşkün insanların ülkesinde, onlarla çabucak kaynaşacak, onlardan biri gibi eğlenecek ve gözlemleyecek, bunları paylaşacak bir gezgin olacağım 10 gün boyunca... Belki de bakarsınız; onlar bir sokak ortasında tango yaparken ben de yanlarına geçer, ritme uydurabildiğim kadarıyla roman havası figürüyle yeni bir fotoğraf karesi katarım seyahat anılarıma...

Fotoğraf makinesi, bilgisayar gibi klasik gereçler ve çantadaki diğer eşyaların dışında yanımda bir de küçük bir top götüreceğim Arjantin’e. İddia ediyorum, benim için en kolay iletişim aracı olacaktır oralarda o küçük top... Zemin nasıl olursa olsun çıkar çantadan oyna, eğlen!

Bir de kartvizitler bastıracağım bu seyahate özel. Şehirlerde, yollarda tanışacağım, evlerinde kalacağım, hostellerde birlikte uyuyacağım insanlara vereceğim. Üzerinde ismim, “Gazella ile Mustafa Arjantin Yolcusu” , blogumun ve seyahat fotoğraflarımın paylaşılacağı facebook linki olması yeterli...

He unutmadan; gideceğim ülke, Che Guevara’nın ülkesi... Ona da 10 gün içerisinde en kallavi atmosferde, en hakiki selamı çakmadan dönmek yok!

Haydi başlayalım...


3. PLANA GENEL BAKIŞ






0. Gün - 15 Nisan Pazar: İstanbul-Madrid, Madrid-Buenos Aires yolculuğu
---------
1. Gün - 16 Nisan Pazartesi: Buenos Aires
2. Gün - 17 Nisan Salı: Buenos Aires.
3. Gün - 18 Nisan Çarşamba: Buenos Aires
4. Gün - 19 Nisan Perşembe: Buenos Aires-Ushuaia yolculuğu, Ushuaia’da konaklama.
5. Gün - 20 Nisan Cuma: Ushuaia
6. Gün - 21 Nisan Cumartesi: Ushuaia-El Calafate yolculuğu. El Calafate’de konaklama.
7. Gün - 22 Nisan Pazar: El Calafate.
8. Gün - 23 Nisan Pazartesi: Rio Gallegos üzerinden El Calafate-Puerto Madryn yolculuğu
9. Gün - 24 Nisan Salı: Puerto Madryn.
10. Gün - 25 Nisan Çarşamba: Puerto Madryn-Buenos Aires yolculuğu. Bs. As. konaklama.
----------
10+1. Gün - 26 Nisan Perşembe: Buenos Aires-Londra, Londra-İstanbul yolculuğu




4. DETAYLARI İLE “GAZELLA İLE MUSTAFA ARJANTİN YOLCUSU”

0. Gün - 15 Nisan Pazar: YOLUMUZ AÇIK OLSUN...

İstanbul’a en keyifli olduğu zamanlardan birinde, Nisan ayında veda ediyoruz. İstanbul’un ilkbaharında bir sabahtan, Buenos Aires’in sonbaharında bir akşama doğru yolculuk...



(Uçak bilet fiyatları 25 Mart 2012 tarihine aittir)

Sabah erkenden şehir turuna başlayabilmem için, geceyi Avenido de Mayo üzerinde geçirmeyi düşünüyorum. 19 saat sürecek uçak yolculuğunun üzerine güzel bir uyku iyi gelecek.

1. Gün - 16 Nisan Pazartesi: ‘GÜZEL HAVALAR’IN ŞEHRİNE MERHABA!

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

diyor Orhan Veli... Hostelden dışarıya çıkıp Buenos Aires üzerinden güneşi gördüğümde, ‘güzel havalar’ın şehrini; Orhan Veli’nin bu şiiri ile selamlayacağım.

2 tekerlek büyüktür 4 tekerlek

Şehirde ilk bakacağım şey ise şu olacak: Bisiklet sürücüleri için durum nedir? Bir caddeye bakmam bile yeterli. Buenos Aires’te insanların bisiklete binme alışkanlığını merak ediyorum. Malum; İstanbul’da bisiklet yolu çok azdır, varsa da illa ki ihlal edilir. Acaba orada da öyle mi? Bunu merak ediyorum... Şahsi görüşüme göre; bir şehir halkının sokaklarında, caddelerinde bisiklet kullanma oranın medeniyet seviyesini gösterir. Şehir insanının zengin olmasına da gerek yok insanların bisiklet kullanma alışkanlığına sahip olması için. Çanakkale’de bisiklet sırtından inmeyen bizler, İstanbul’da bisiklete binemiyoruz...

Plaza de Mayo: “Gracias Madres”

25 Mayıs 1810 günü, Arjantin tarihi burada başlıyor; devriminin ardından halk cumhuriyet rejimine kavuşuyor...

Bu meydanı yakın tarihte anlamlı kılan olaylar ise oldukça acı bir hikayeyi oluşturuyor. 29 yıldır her perşembe günü buraya gelen beyaz başörtülü anneler, 1976’dan 1983’e kadar süren cunta döneminde kaybolan çocuklarının haklarını arıyorlar. Bu mücadelelerini bu kadar zamandır bırakmayan ve bırakmayacak olan Plaza de Mayo Anneleri, Arjantin’in kara tarihini gözler önüne seriyor. Siyasi tarihi Arjantin’den parlak olmayan, benzer kurbanları cunta yönetimleri altında vermiş bir ülkenin bir çocuğu olarak o meydana gitmeli, her insanoğlu gibi ben de bir annenin evladı olarak onların uzun yıllara dayanan bu hak arayışlarına bir gönül desteği vermeliyim.

Meydanda pembe renge boyalı ve adını da renginden alan Casa Rosada bulunuyor. ‘Pembe Ev’ ülkenin ‘hükümet binası’ olarak, meydana gelen ziyaretçileri selamlıyor. Mimarisi ve rengi, tarihi ne kadar ilginç olursa olsun, Casa Rosada, Plaza de Mayo Anneleri’nin hikayesinin üzerine akılda nasıl kalabilir ki? Bu meydanı görüp, o annelerin hikayesini dinleyen birinin -hele bir de benzer şeyleri yaşamış Türkiye’den geliyorsa- o meydanda attığı adımları ömür boyu unutamayacağını düşünüyorum.

Avenida 9 de Julio ve Obelisco: 140 metrelik caddede 67 metrelik kule!

Plaza de Mayo’dan, dünyanın en geniş bulvarına, yani Avenida 9 de Julio’ya çıkacağım. 16 şerit, 140 metre... Zihinde canlandırmak bile güç! “Champs-Elysees’ye benziyor diyeceğim” ama ne haddime!

Neredesin Gulliver?

Caddenin ortasındaki Plaza de la Republica’nın tam ortasındaki ise; Obelisco de Buenos Aires. 1936’da Buenos Aires’in kuruluşunun 400. yıldönümü anısına inşa ediliyor. Yüksekliği tam 67.5 metre! 140 metrelik caddede 67 metrelik kuleyi görünce kendimi Gulliver’in gezilerinde bir karakter gibi hissedebilirim.

Avenida Florida: İstiklal misin? Yoksa La Rambla mı?

Bu iki caddeyi de çok severim. Hatta La Rambla’yı biraz daha fazla seviyor olabilirim! Son gittiğimde sabahın 6’sında bardan çıkmış, yorgun bir halde hostele dönerken 2 Singapurlu, 2 Avustralyalı, 1 Fransız ve 1 Türk nasıl bir araya gelmişti? Temel fıkralarından farkımız neydi? Çünkü orası Barcelona’ydı...

Avenida Florida için de kalabalığıyla bu 2 caddeye benzer diyorlar. Sağlı sollu dükkanlar, Sanırım İzmir Kordonu’ndan turlar gibi turlayacağız. Aslında burası, yarışmanın Facebook halk oylaması sırasında verilen “Bana oy atar mısın? Eğer kazanır da gidersem sana hediye getireceğim” sözlerini yerine getirmek için en ideal yer gibi duruyor. Buenos Aires Garajı’ndan dönüşte pişmaniye yaptıramayacağımıza göre...

Cafe Tortoni: Bu kadar meşhursa gidip görmek gerek...

Avenida de Mayo üzerinde 1858’de açılmış... Bohem bir havası vardır diyorlar. Yemek yemek mi? Yoksa sadece br kahve içmek mi? Masaya oturduğumda karar vereceğim...

En kötü ihtimalle; yeniden sokağa çıktığımda, büfelerden choripan, en anada ya da milanesa ile öğünü geçiştirmek de mümkün. Ama akşama güzel bir yemek gerek şehir turunun üstüne...

Cementerio de la Recoleta: ‘Mühim şahsiyetlerin’ mezarlığı

Evita Müzikali’nin ismini aldığı Eva Peron... Bu meşhur Cementerio de la Recoleta’da onun mezarına bir uğramaktan zarar gelmeyecektir. 33 yaşında kanserden vefat eden Evita için Arjantinlilerin Lady Diana’sı yazıyor çoğu yerde, o kadar çok seviliyormuş ki. Çıkışta da kendi kendime “Don’t Cry for me Argentina” mırıldanabilirim Museo Nacional de Bellas Artes’e doğru yol alırken...


Bir şehirde mezar ya da lahit ziyareti yapabilirsiniz ama komple bir mezarlık ziyareti, milyon seyyahtan birinin yapacağı bir eylemdir. Buenos Aires’te, birkaç yıldır çok merak ettiğim bir mezarlığa gideceğim ben... Detaylar 3. günde.

Museo Nacional de Bellas Artes: Pek anlamam ama...

2007’de İtalyan tablolarına hiçbir merakı olmayan 3 genç olarak Uffizi Gallery’nin önünde 3 saat sıra beklemiş ve içeri girmiştik. Bir şeyler öğrendik mi? Evet... Botticelli’nin The Birth of Venus tablosunu aklıma kazımış ve Türkiye’ye döndüğümde ve tabloyu bir puzzle’da gördüğümde çok şaşırmıştım “Aaa ben bunu Uffizi’de” gördüm diye. Havam da havaydı hani!

Bu kez de, yine hiçbir şey bilmeden müzeye girip tablolara bakmak istiyorum. Belki günler, belki yıllar sonra, Museo Nacional de Bellas Artes’de gördüğüm bir tablo yine karşıma çıkacaktır, eminim...

Puerto Madero: Yeni Buenos Aires

Önce verilen sözler yerine getirilmeli. Çok sevdiğim, değerli bir küçüğüm var; ismi Mehmet Ali’den Mali. Motorsporlarındaki bilgisi ve merakı inanılmaz boyutlarda! Sordum ona “Buenos Aires’te senin için nerenin fotoğrafını çekebilirim?” diye... “2013’te, 15 yıl aradan sonra Formula 1 Arjantin’e dönecek, onun şerefine efsane Arjantinli Formula 1 Pilotu Juan Manuel Fangio’nun heykelini fotoğraflar mısın Abi?” dedi.

Puerto Madero’daki bu heykelin en güzel fotoğrafını Mali için çekeceğim:

Puerto Madero hakkında çok ilginç hikayeler okudum ve duydum. Buranın bir liman olduğunun unutulması istenmiyormuş. Şu an turistik bir liman sanki. Yeni ve çok zarif görünen bir köprü var; Puente de la Mujer. Eski binalarla dolu Buenos Aires’te, Puerto Madero’ya gelip yeni binalar, köprüler görmek enteresan olacak...

Hikayelerin en ilginci ise şu: Buenos Aires’te, eski mahallelere, sokaklara, binalara, köprulere hep erkeklerin isimlerinin verildiği, bu eserlerin sadece erkeklere adandığı farkediliyor. Sonradan yapılan bir bölge ve yeni inşaları barındıran bir bölge olduğundan, artık Puerto Madero’da köprüler, sokaklar ve binalar kadınlara adanıyormuş. Puente de la Mujer de bunlardan biri...

Buenos Aires’teki 1. günümün akşamı burada olup yürüyeceğim sadece, ardından yenilenerek restauranta dönüştürülen eski depoların birinde akşam yemeğini yiyeceğim. Hikayemizin başında yazdık, Çanakkale de olsa boğaz çocuğuyuz. Bu güzel limanda, akşam yemeğinde deniz ürünleri yemek fena olmaz herhalde. Sığır etinin sırası önümüzdeki günlerde gelecek...

Puerto Madero’nun ardından yolum nereye düşecek, henüz bilmiyorum. Çok yorgun olursam hostele (Bir couchsurfer’da kalacaksam onun evine, hatta akşam yemeğini onunla birlikte Puerto Madero’da yemek çok keyifli olur) dönüp uyumak da olabilir. Ya da birkaç bar dolaşmak. Ona o gün karar vereceğim... Herşeyin planlı olursa bu güzelim şehirde spontane ne yapacağız?


2. Gün - 17 Nisan Salı: ADIM ADIM BUENOS AIRES’E DEVAM!

San Telmo: Güne müzikle başlayalım...

San Telmo’nun en gününün pazar olduğunu söylüyorlar. Kurulan pazar, bizim panayırları aratmıyormuş. Fakat günlerden salı, ama yine de San Telmo, San Telmo’dur...

Plaza Dorrego’da oturup etrafı seyretmek... Sokak müzisyenlerine kulak vermek, tango yapanları seyretmek... Bu iki cümleyi yazmak bana yetti de arttı bile. Burada sakin sakin oturup, sakin kalamayan ve kendini müziğin ritmine kaptıran insanları seyredeceğim ve fotoğraflayacağım. Bir de mate çayımı içersem orada, kimseler değmesin keyfime!

Bu arada, tango Arjantinlilerin mi Uruguaylıların mı ‘icadı’ diye tartışmaları okurken, üstüne üstlük Buenos Aires’in farklı bölgelerinde de aynı farklılığın yaşandığını da duydum. Yani; tangonun San Telmo’da doğduğu da, La Boca’da doğduğunu da duydum.

Bana göre en ilginç hikaye ise şuydu: Afrika limanlarına uğrayarak Buenos Aires’e, La Boca’ya varan İtalyan denizciler Afrika topraklarında duydukları ritimleri de taşırlar bu coğrafyaya. İtalyanların hepsinin saçları taranmış, hepsi birer ‘janti’... O dönem, La Boca’da yerleşik fahişelerle dans ederken o ‘fiyakalarındaki’ asaleti katarlar dansa, beraberinde o aşina oldukları ritim ve fahişelerle vücutlarının yakınlaştığı dans figürleri... Yüzlerde ‘fakirliğin de bir asaleti vardır’ ifadesi...

Tigre: Tren de la Costa’yla...

Öğle civarı şehirden 15 km uzaklaşıyoruz. Turistik bir tren olan Tren de la Costa ile...

Amacım; San Isidro’daki yazlık evlerin, lüks mahallelerdeki malikanelerin arasında, delta üzerindeki adacıkların üstünde keyifli birkaç saat geçirmek. Rio del Plata’nın şirin beldesi Tigre’de 1 saat civarı süren bir tekne turuna da katılmak isterim.

Palermo: Eski ve Yeni

İki bölgemiz var önümüzde; Plaza Serano’nun da yer aldığı Palermo Viejo (Eski Palermo) ve Palermo Hollywood (Yeni Palermo).

Plaza Serano:

Palermo Hollywood:

Burada fotoğraflayacak bol bol duvarımız olacak; Graffitiler! Duvar yazılarıyla meşhur bu bölgeyi sokak sokak gezmek gerek.

Ayrıca; Palermo’nun restaurantlarını çok methediyorlar. E o zaman lezzetleri kaçırmayalım ve güzel bir et yiyelim. Yanında da Mendoza bölgesinin üzümlerinden yapılan Malbec…

Avenida Corrientes: Milonga’ya...

İstikametimiz Avenida Corrientes! 24 saat yaşayan sokak olarak bilinen Corrientes, Ttiyatrolar Caddesi olarak da anılıyor. Eskiden bütün cadde tiyatrolarla doluymuş! Hala tiyatrolar var tabii.


Corientes’in korunmuş salonlarında meşhur tango gecelerine, yani ‘milonga’ya katılacağım. Turistik bir şova gitmektense milongalarda halkın dansını izlemek en samimisi... Üniversitedeki en büyük pişmanlığımdır; 1 kur olsun gitmedim hiçbir latin dans kursuna. Sağlık olsun; seyretmek de bir eğlencedir... Hep tadını merak ettiğim Quilmes’imi alırım elime, bakarım seyrime!

Geceyi de yine hostelimde ya da Couchsurfer’ımın evinde geçiririm. Couchsurfing’le kalırsam ve beni ağırlayan kişi bir kadınsa, bana da milongada birkaç figür tango öğretirse, ne de güzel olur! Komutları erkeğin verdiğini biliyorum ama hayali bile güzel, aynı bu planın tümünde olduğu gibi...


3. Gün - 18 Nisan Çarşamba: SAĞIM, SOLUM, ÖNÜM, ARKAM FUTBOL!

İleriki satırlarda yazacağımı en başta yazıyorum; bu akşam Boca’nın maçı var!

Evet, şimdi devam edelim...

Sabah erkenden yolum bir mezarlık! Şehir merkezinin 33 kilometre dışına çıkıp, Berazategui bölgesine gideceğim.

El Cementerio Boca Juniors’a hoş geldiniz...

İnanılır gibi değil! Dünya üzerindeki herhangi bir spor kulübünün kendi içeceği olabilir, parkı olabilir, oteli olabilir, hatta adası bile olabilir, ama mezarlığı?

Ömrü boyunca takımının sevgisini kalbinde yaşatmış Boca Juniors taraftarlarının naaşı, 2006 yılında açılan bu mezarlığa defnediliyor. Öldükten sonra külllerinin Boca Juniors’un stadyumu La Bombonera’ya savurulmasını vasiyet eden taraftar haberlerini de okumuştuk geçmişte... Böyle bir takım aidiyeti nasıl olur, tarifi mümkün değil. Hani ‘beşikten mezara kadar’ derler ya, öyle sanırım...

Saati öğle yapmadan şehir merkezine döneceğim. Güne Boca Juniors ile başladık, sırada köklü Buenos Aires kulüpleri River Plate, Independiente ve Racing Club var. Onların sadece statlarını gezeceğiz... Tek amacım; bu 3 takımın statlarının önünde yanımda götüreceğim topu sektirirken fotoğraf çektirmek, fazlası değil... Stat görmek insana neden haz verir, onu bilmiyorum. Ama dünya üzerinde milyonlarca insanla aynı hazzın peşinden gittiğimi söyleyebilirim.

Avellaneda bölgesinde; Independiente’nin stadyumu Estadio Libertadores de América ve Racing Club’ın stadyumu Estadio Presidente Juan Domingo Perón birbirlerine maksimum 250 metre uzaklıkta.

Ardından, şehrin Nunez bölgesine geçeceğim ve Boca Juniors’un ezeli rakibi River Plate’in stadyumu El Monumental’ı ziyaret edeceğim.

Öğleden sonra, Buenos Aires merkezinde bugüne bıraktığımız mahalleye; La Boca’ya geçiyoruz...

La Boca: Rengarenk bir mahalle

La Boca sokaklarında maç saatine doğru dolaşırken hep aklımda bu büyük rekabet olacak. Dünyanın belki de en büyük derbisinde, tangonun bir eşi 2. ligde şu anda. Boca Juniors, River Plate’i yeniden piste bekliyor...

Bu görüntü sadece bir duvar boyamasında mümkün olabilir Buenos Aires’te:

Peki, bu iki kulüp neden birbiriyle can düşmanı? Futbol topunun dışında her sebebi barındırıyor bu büyük savaş...

Ali Murat Hamarat’ın Mayıs 2011’de goal.com’da yayınladığı yazıyı hatırlayalım dilerseniz:

“Şüphesiz futbolun en büyük rekabeti yıllardır Arjantin'de yaşanıyor. Buenos Aires'teki bir maç, ülkedeki hayatı durduruyor, dünyadaysa milyonlarca insanın evlerine konuk oluyor. Bir zamanların sınıf mücadelesi, şimdinin ölüm kalım meselesi. Her ne kadar son sezonlarda devler süt dökmüş kedi kıvamında takılsa da öyle bir derbi ki bu dünya döndükçe, varolacak olmasını bilmek bile insanın içini ısıtmaya yetiyor; uzaktaki bir kıtanın ateşi yeryüzünü kavuruyor.

Arjantin denince akla tango ve Maradona’dan sonra gelen Boca Juniors ile River Plate. Entelektüellerimiz buna bir de Borges ile Piazzolla’yı ekler; ancak yine tarihin en büyük derbisinin taraflarının üstünü kimse çizemez. İşte huzurlarınızda 98 yıldır yeşil sahalarda ölümüne tango yapan iki takımı…

Kuruluş tarihi tartışmalı olsa da zenginlerin takımı River Plate, tam 110 yıl önce bugün, 25 Mayıs 1901’de yeryüzüne iner. Aslında İngiliz kolonisinin iki takımı Santa Rosa ile Rosales’in birleşmesinden doğar. Birbirleriyle oynarken beyaz formaları karışmasın diye formaya konan kırmızı şerit, birleşmeyi müteakip camiaya forma olacaktır. Tevatüre göre kuruculardan birinin limandayken bulduğu kutunun adıdır River Plate’in isminin esbab-ı mucibesi…

Düşman kardeş Boca da Buenos Aires’te kurulur. Gençler kulübün renkleri için limana yanaşacak ilk geminin bayrağını beklerler. Derken limana giren İsveç bandıralı gemi Habil ile Kabil’in öyküsünü başlatır.

1908 ve 1912’de karşılaşsalar da, 1913’te başlar o zamanların müthiş takımı Racing’in sahasında resmi tarihleri. Gülen River Plate olur, üzülen Boca. Aynı fakir mahallenin iki takımının arasına 1923’te ayrılık düşer…

Her ne kadar kaybedenin gideceğine dair hikâyeler anlatılsa da, River yönetiminin el değiştirmesi yatar bu vedanın ardında. Zenginler mahallesine yerleşir River. Kötü kokan fakir mahallesini unutmaları da çabuk olur. 1932’de Bernabe Ferreyra’yı Tigre’den astronomik bir fiyatla kopardıklarında lakapları konur: “Los millonarios!”

Artık milyonerlerin takımıdır River. Futbol endüstrisinin meşin yuvarlağa diş geçirdiği yıllara kadar aralarındaki mücadele zengin ve orta sınıfın şımarık çocuklarıyla alttakilerin savaşı diye özetlenebilir. Aslında bir kimlik savaşıdır. Boca enflasyon canavarının öğüttüklerinin takımıyken, River zenginlerindir. Her ne kadar aralarındaki fark yıllar içinde kapansa da, yüreklerde hissedilen tektir.

Tabii ki de aralarındaki şiddetin tarihinde Boca olağan şüphelidir. Aynı fakir mahallenin çocuklarının arasında para girince başlayan nefret onlarca insanın hayatını alır yıllar boyunca. 1968’de Riverlıların üzerine atılan tutuşturulmuş kâğıtlar 74 kişinin canını alır. 1994’te ise kan davası resmen tescillenir. 2-0 River’ın üstünlüğüyle biten maçtan sonra şehirde savaş başlar. İnsanların üstüne ateş açan Boca’nın 12. adamı, La Doce’nin lideri Jose Barrita ve adamları skoru eşitler. Kentin duvarlarında ‘River-Boca: 2-2’ yazarken bir sonraki maç golsüz biter. Boca’nın mabedi La Bombonera’da açılan pankartsa her şeyi özetliyordur: “Kahramanlarımız, sizinle gurur duyuyoruz!”

River’ın mabedi El Monumental, bir adet Bocalının kadroya alınmadığı 1978 Dünya Kupası’nın zaferine yataklık eder. River’ın ilahları Passarella ve Kempes Dünya Kupası’nı kendi mabetlerinde kaldırırken, bazı Bocalılar askeri cunta tarafından kargo uçaklarından denize bırakılmaktadır, hem de paraşütsüz olarak!

Çikolata kutusu La Bombonera’nın girişinde yazan cümleyse Boca’nın varoluşunu özetler: “Boca es mi religion, Maradona es mi Dios, La Bombonera es mi iglesia” (Boca dinimdir, Maradona Tanrı’m, Bombonera ise kilisem) Gerçekten de bir Bocalı için Boca din, Maradona Tanrı, Bombonera kilisedir, gerisi teferruattır.

Bir Bocalı için River Platelilerin tarifi basittir: “Gallinas” (Tavuk)! Size de yoksa bir yerlerden tanıdık geldi mi ‘Korkak tavuk Ortega’ pankartı? Malum Beşiktaş taraftarının ‘Gallinas Ortega’ muzipliği buna alışık Arjantinli maestronun memleket özlemini dindirmişti...

River Platelilere sorsanız, “Bosteros” der Bocalılara. Leş kokandır zira onlar, kötü kokan nehrin kenarına kurulmuş Boca mahallesine göndermedir bu. Aslında 20 yıl kaldıkları mahalleye, büyükbabalarının yaşadığı mıntıkaya hakaret ediyorlardır ya neyse…

Öyle bir rekabettir ki bu dünyanın iki büyük markası da bundan nasibini almıştır. Adidas River’ındır, Nike Boca’nın. Taraftar bilinçlidir Arjantin’de, düşmanın sponsorundan da giyinmemektedir. Renk tercihlerindense bahsetmemek gereklidir. Bir River Plate taraftarının dolabında bile sarıyla lacivert bir araya gelmez, Bocalı kırmızıyla beyazı bilmez...

İşte böyle... La Boca sokaklarında dolaşırken, onlarca kez fotoğrafını gördüğüm şu küçük sahayı bu kez gerçekten görmek ve içine girip Arjantinli çocuklarla futbol oynamak istiyorum.

Maça doğru...

La Bombonera Stadı’nda, saatler 19.30’u gösterdiğinde Boca Juniors, Libertadores Kupası maçında Venezuela takımı Zamora ile karşılaşacak.

Galatasaray Medical Park Basketbol Takımı, THY Euroleague’te Avrupa’nın en iyi takımı CSKA Moskova’yı ağırlarken, İspanyolların saygın gazetesi Marca’dan bir muhabir İstanbul’un yolunu tuttu, Galatasaray taraftarının en ateşli kesiminin arasında izledi o maçı ve makalesini bir de video ile yayınladı.

Ben de La Bombonera Stadyumu’ndaki bu maçta, La Boca mahallesinin en ateşli taraftarları La Doce’nin arasına katılmak, santrada konfetiler atmak, gol olunca binlerce taraftarla birlikte ön sıralara doğru akmak istiyorum. Beni o grubun içine sokması için evinde kalmasam bile Couchsurfing’teki en çılgın Boca Juniors taraftarını bulacağım.


Bu maçı izledikten sonra hem bir hayalimi daha gerçekleştirmiş, hem de en büyük hayalime bir adım daha yaklaşmış olacağım: Tüm dünyadaki binbir çeşit spor olayları üzerine minimum 1 sene sürecek bir dünya turu...

Ne diyor Uruguaylı Gazeteci-Yazar Eduardo Galeano ‘El futbol a Sol y Sombra’da?

“Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: "Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!"

Gece gece La Boca!

Maç bittiğinde La Boca’da benim işim bitmeyecek. Bu seyahat planına ilginç bir şeyler katmak için araştırma yaparken aslında fırsat ayağıma geliyor... Ne kadar gezi yazısı okuduysam hepsinde “Gece La Boca’ya girmeyin, tekin değil” gibisinden cümleler okudum.

Ben gireceğim; hem de maçtan sonra, Boca Juniors taraftarlarıyla kol kola... Hayatımın en güzel gecelerinden birini yaşayacağımı düşlüyorum, buna inanıyorum...

Gece galibiyet kutlamaları, beraberlik ve mağlubiyet durumunda ise yas bittiğinde ben de hostelimin yolunu tutarım.

Sabah olduğunda, 3 gün boyunca bir saniyesi bile boş geçmeyen bu şehirden ayrılıyoruz, istiametimiz Ushuaia olacak...


4. Gün - 19 Nisan Perşembe: “KAPTAN! DÜNYANIN SONUNA ÇEK!”

Otobüsle durmaksızın 42 saat yol gitmek yerine, 4 saat uçak seyahati çok daha mantıklı geliyor kulağa. Öğle olmadan Ushuaia’ya doğru havalanmış olacağız...

(Uçak bilet fiyatları 25 Mart 2012 tarihine aittir)

Uçağımız Tierra del Fuego’nun, yani Ateş Toprakları’nın üzerine geldiğinde aklımda bir isim olacak: Gunther Plüschow.

Kimdir bu adam?

1. Dünya Savaşı’nda Almanya Ordusu’nda görev yapan ve Osmanlı Devleti tarafından Liyakat Madalyası ile de ödüllendirilen Plüschow, Patagonya ve Ateş Toprakları’nı havadan ilk kez fotoğraflayan insan. Ushuaia’da henüz havaalanı yokken, denize iniş yaparak havadan ilk kez posta mektubu taşıyan da o. Ateş Toprakları üzerinde ve Ushuaia’ya inerken onun kaşif cesaretini düşünüyor olacağım.

Uçak indiğinde ayak basacağız dünyanın sonuna...
Bir insan neden gelmek ister ki böyle bir yere? Başka bir sebebi olamaz: Deli olması lazım!
Ushuaia benim adıma; hayattaki hedeflerime ulaşmamı sağlayacak motivasyonu bulacağım yer olacak. Oraya vardığımda kendime “Dünyanın sonuna gelmişim, bundan sonra dünyanın çırasını yakarım!” demektir benim hedefim.

Ushuaia’da hostele yerleştikten sonra günün geri kalan kısmını hava şartları el verdiğince sokaklarda ve deniz kenarında geçireceğim. Ne kadar kalın giyinersek giyinelim, soğuğu iliklerimizde hissedeceğiz.

Geceyi hostelde diğer gezginlerle sohbet muhabbet içerisinde geçirmek eğlenceli olacaktır.


5. Gün - 20 Nisan Cuma: ATEŞ TOPRAKLARINI ADIMLAYALIM

Sabah, kent merkezine 12 kilometre uzaklıktaki Tierra Del Fuego Ulusal Parkı’na doğru yol alma vaktidir...

Sana geldim Les Eclaireurs

Beagle Kanalı’nda yapılacak tekne gezisinde, o meşhur Les Eclaireurs Feneri’ni gördüğümüzde Jules Verne’e selam duracağız. Herkes elde fotoğraf makineleri, kartpostal gibi bir kareyi yakalamanın peşinde... İnternetten Les Eclaireurs’ün fotoğraflarına o kadar çok baktım ki, sanıyorum gerçekten gördüğümde saatlerce hipnotize olurcasına bakmak isteyeceğim.

Aynı gezide, adalar üzerinde deniz aslanları, albatrosları ve Macellan penguenlerini görmek de ortaya harika fotoğraflar çıkartacak. Onların yaban hayatlarından güzel kareler peşinde olacağım.


Tekne gezisinin dışında, Tierra del Fuego Ulusal Parkı üzerinde trekking yapmak da heyecan verici olacak. Daha dün sabah uyandığın Buenos Aires’e 3000 kilometre, Antartika’ya ise sadece 1000 kilometre mesafede olmak nasıl bir his acaba?


6. Gün - 21 Nisan Cumartesi: AND DAĞLARI’NA DOĞRU...

Ushuaia’daki son günüm sabahında, politik suçluların kaldığı ve 1947'ye kadar kullanılan o hapishaneye de gideceğim.

Ardından dünyanın sonuna el sallayarak, rotamızı yeniden kuzeye çevireceğiz.

İstikamet El Calafate
(Uçak bilet fiyatları 25 Mart 2012 tarihine aittir)

El Calafate’ye akşam üzeri varacağımdan sanırım günü şehir içinde dolaşmakla ve diğer gezginlerle kaynaşıp eğlenmekle geçireceğim. Sokakta çocuklar varsa ve futbol oynamaya elverişsiz zeminde futbol oynamak isterlerse, ben tabii ki topumla hazırım!

Akşam yemeğinde ne olur diye düşünmüyorum; et...


7. Gün - 22 Nisan Pazar: VER ELİNİ PERITO MORENO

Sabah, El Calafate’ye 80 km uzaklıktaki (batı istikametinde) Los Los Glacieres Ulusal Parkı'na doğru hareket edeceğiz. Patagonya kaşiflerinden Arjantinli Francisco Moreno, Perito Moreno Buzulu’nu hiç görememiş. Ancak bu doğa harikası buzul onun adını taşıyor.

Biz, büyümeyi sürdüren ender buzullardan olan Perito Moreno’ya doğru ilerlerken yolda Estancia’lar... Yüzlerce koyun ve başında ‘gaucho’lar. Gaucho’nun Türkçe’deki karşılığı; çoban.

Moreno’ya doğru ilerlerken yol boyunca toprağı örten renklerin methini çok okudum. Heyecanla bekliyorum!

Mavinin her tonu

Perito Moreno Buzulu’nun ilk görüşte insanı büyülediğinden bahsediliyor. Fotoğraflarda bile o kadar heybetli duruyor ki! Sadece görüntüsünü görmek değil, kopan buz parçalarının sesini duymak da ne kadar muhteşem bir doğa harikasının yanı başında olduğumuzu hissettirecek bizlere... Ya mavinin her tonunu; gökyüzünde, suda ve buzulda görmek. Muazzam!

Buzulu gördük ama bununla da yetinmek olmaz! Oradaki trekking turlarına katılmayı iple çekiyorum. Hayatım boyunca bir daha yaşayamayacağım bir tecrübe olabilir...

Günün sonunda, belki de hayatımız boyunca benzerini bir daha asla yaşayamayacağımız bir günü hafızalarımıza kaydetmiş olacağız.


8. Gün - 23 Nisan Pazartesi: YOLLAR, UZUN UZUN YOLLAR

Seyahatimin 8. gününde ilk uzun otobüs yolculuğuma başlayacağım. Akşam 18’de, Rio Gallegos’tan kalkacak Puerto Madryn otobüsüne aynı Arjantinliler gibi geniş geniş, yayıla yayıla yetişebilmek için El Calafate’den sabah ayrılarak Rio Gallegos’a doğru yola çıkacağım.

Rio Gallegos’tan bineceğim otobüs, tam 18 saatte varacak Puerto Madryn...


9. Gün - 24 Nisan Salı: ATLANTİK KIYISINDA YABAN HAYATI

Gün doğduğunda hala yol gitmeye devam edeceğiz. Gözlerimi açtığımda; otobüsün camından sağa baksam ufuk çizgisi, sola baksam ufuk çizgisi... O yollar otobüsle değil de motorsikletle nasıl gidilirdi acaba? Vücut havayla temas halinde, Patagonya’yayı daha da bir yaşayarak. Planımı ilk anlattığımda, “İnşallah bir gün birlikte gideriz bir yerlere” demişti; eğer bu seyahati gerçekleştirirsem, döndüğümde motorsiklet sürücüsü genel müdürüme anlatacağım yollar Patagonya coğrafyasından olacak...

Öğle saatlerinde Valdes Yarımadası’na vardığımda oradaki deniz canlıların yaban hayatını görmek için sabırsızlanıyor olacağım. Valdes’te pampas adı verilen stepler ve 16. yüzyıldan bu yana var olan pampas gauchos’lar ise bu bölgeye kara tarafından renk katıyor olacak.

Valdes Yarımadası’nda deniz canlılarının sahip olduğu yaban hayatının dünyada çok fazla eşi olacağını zannetmiyorum. Balinalar, denizaslanları, armadillolar ve Macellan penguenleri... Falezlere yaptıkların yuvalarında yaşayan deniz kuşları... Yine kıyılardaki dişi denizfilleri... Sular alçaldığında Valdes Yarımadası’nun kumsallarına çıkan deniz aslanları... Bunların hepsi Antartika’nın soğuk sularına ait deniz canlıları. Bu yarımada, aynı zamanda onların okyanusun çetin rüzgarlarından korunmaları için de bir sığınak.

Valdes Yarımadası'nın açıklarında, ekvatorun sıcak sularını taşıyan Brezilya akıntısı ve Antartika’nın soğuk sularını taşıyan Falkland akıntısı karışıyor birbirine.

Puerto Piramides’ten 50 kişilik ekiplerle binip balinaların yoğun bulunduğu bölgeye gitmek çok heyecan verici olacaktır. 12 metreye kadar çıkabiliyor boyları, ağırlıkları 30 tona kadar ulaşabiliyor. Nuevo Koyu'na yavrularını beslemek ve doğum yapmak için uğruyor bu balinalar...

Dünyanın en büyük penguen kolonisi, Punto Tombo Plajı’nda yer alıyor. Avdan dönen penguenlerin karaya çıkışı, paytak adımları tam fotoğraflık...

Gece yola çıkmadan önce, Puerto Madryn’de de Patagonya’nın etinin tadına bakmak harika olur.


10. Gün - 25 Nisan Çarşamba: BAŞLANGICA...

Günün ilk saatiyle beraber, Arjantin’de başladığım noktaya; Buenos Aires’e doğru hareket edeceğim.

Yolculuk yine uzun; 19 saat... Ama akşam saatlerinde Buenos Aires’e vardığımda uyumak yok! Sabaha kadar, Buenos Aires’e veda etmek için Buenos Airesliler gibi eğlenmek var!

Sabah olduğunda, bu güzel ülkeye veda vaktidir...


10+1. Gün - 26 Nisan Perşembe: EVE DÖNÜŞ


(Uçak bilet fiyatları 25 Mart 2012 tarihine aittir)

5. PAYLAŞIMLAR

5.1 Seyahat sırasında

- Her gün için ayrı ayrı yazı yazılacak. Gece yolculuğuyla biten günlerin yazıları ertesi gün yüklenecek.

- Kişisel Twitter’dan fotoğraf ve durum güncellemesi paylaşılacak.

- Eş dost, tanıdık ünlü eşrafımız vs. seyahatin yayılması için duyuru yapmaya zorlanacak

- Kişisel Facebook hesabından ve Gazella’nın önereceği Facebook hesabından gün gün fotoğraf albümleri, video kolajları paylaşılacak.

5.2 Seyahat sonrasında

-Gazella’nın içerik paylaşım müsadesinin ardından Sporx.com’a yazı yazılacak.

-Gazella’nın içerik paylaşım müsadesinin ardından Futbol Extra Dergisi’ne yazı yazılacak.


6. KAPANIŞ

Mendoza, Salta, Bariloche ve İguazu’ya uğrayamamak kötü, ama yeniden Arjantin’e gitmek için bir sebep...

Teşekkürler,

Mustafa.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Selamlar.. Sanki burada yasiyormus gibi anlatmissin :) inan senin hayal ettiginden cok daha guzel. 3-4 gunde gezilecek heryeri iyi calismissin.. Bende BsAs e 1 ayligina gelmistim. 3. aya girdim. Ayrica Iguazu dan bahsetmemissin. Yada ben gormedim. Bir google dan arat Cataratas de Iguazu .. Dunyadaki cennet parcasi..

ozdemirmusta dedi ki...

En güzelini yapmıssınız :) Dersimize iyi çalışmıştık ama olmadı, saglık olsun :)

Iguazu'yu ekleyecektim fakat 10 günlük plana sıgmıyordu, inşallah bir gün gittigimde gezerim :)