9 Mart 2010 Salı

Eyyvah Eyvah ve Çanakkale

Sene 2001; orta okulu bitirdiğim yaz, Ata Demirer "Tek Kişilik Dev Kadro" adlı gösterisi için Çanakkale'ye gelmişti.

Hangi sanatçı gelirse gelsin, kaçak seyirciye karşı önlemin gres yağı sürülmüş -fakat bizim inadına tırmandığımız- duvarlarla alındığı Amfi Tiyatro'da ilk kez bilete para veriyorduk... İki arkadaş, gösteriden çokça vakit önce yerlerimizi almıştık ve ilk kez bir stand up gösterisi izleyecek olmanın heyecanını taşıyorduk.

Bu arada gres yağı öyle illet bir şeydir ki, tsirte falan bulaştımıydı bi kilo mintaxla yıkasan gene çıkmaz. "Oy kullandı" mürekkebinden bile beterdir anlayacağınız.

Ata Demirer sahneye çıktı, ortalığı yıktı geçti. Özellikle "belgesel seslendiricisi Müslüm Gürses" esprisine çok güldüğümüzü hatırlıyorum. Fakat bizim için ayrı önem taşıyan bir yanı vardı o gösterinin; sahnedeki adam bize 'biz'i anlatıyordu. Bir Ayvacık'tan hikaye koyuyordu araya bir Gelibolu'dan. Arada Ezine'ye de bir selam çakıyordu tabii.

Sene 2010; yıllar geçerken samimetiyle gönlümüzdeki yerini sağlamlaştıran o adam, 'biz'i bize bu kez bir film ile anlattı...




Son zamanlarda gördüğüm en güzel komedi filmi Eyyvah Eyvah'ı çok çok merak etmeme rağmen, okuldaki işlerin yoğunluğu sebebiyle ancak dün seyredebildim. Akşam üzeri Maçka'daki fakülteden çıktım, ver elini Nişantaşı City's. Sosyetelikten değil, ucuzu kollamaktan. Biletler makul, tam öğrenci farketmeksizin net 10 lira.

Salon doluya yakındı, kitle ise şıngır mıngır sosyete... Tiplerinden ve koltuklararası konuşmalarından iki "abe" bi "beya"ya, yani sevdalısı gibi göründükleri Trakya-Kuzey Ege şivesine gülmeye geldikleri belliydi. Bense "bakalım bizim memleketi nasıl anlatmış?" diye merak ediyordum ve çok büyük bir beklenti içerisindeydim. Açıkçası sinemaya çok da kafam çalışmaz hani. Değerlendirmekten eleştirmekten pek anlamam, bir filmi sadece eğlenmek için izlerim.

Filmin başındaki Fasulya şarkısının ikinci kısmındaki "Akşam oldu param gelmedi, çocuklar evde yorganları yedi"yle bir başladım, filmin sonuna kadar güldüm. Bilgisayarımdaki oyun havası arşivi çok geniştir fakat ilk defa duyduğum bir havaydı. Bu arada "yorgan" da bi kaynana bi baldız gibi oyun havalarında çok geçen bir kelimedir. Aklıma gelen ilk örneği "yorganda kene var" adlı hava. Hazır mevzuya girmişken oyun havalarını 3 temaya ayıracak olursak; ya "çal davulcu üfle gırnatacı" gibi coşkulu, ya kaynanaya ve onun yaptığı yemeklere eleştiriler yönelten, ya da hanıma, sevgiliye, en olmadı baldıza türlü türlü iltifatlar içeren eserler olduğunu söyleyebiliriz.

Filme geri dönelim. Beklentimin çok çok üstündeydi. Sinemadan ve eleştiri kriterlerlerinden pek anlamam dedim ama; Eyyvah Eyyvah kurgusuyla, oyunculularının performansıyla, müzikleri ile yüksek beklentimin de çok üstünde çıktı.

Filme girip bir buçuk saat Kuzey Ege şivesine gülüp çıkmak değildi benimkisi, bir buçuk saatlik bir memleket ziyafetiydi tam olarak. Memleketin denizi, yolları derken aldı götürdü özlemimi... O kadar çok güzel ayrıntı ve ince espri barındırıyordu ki içerisinde. "Yaşayan bilir" denilebilecek şeyler yani. 5 kişinin tam birer 'şopar' gibi denize girişi, Truva Turizm'de yaşanan en büyük problem olan koltuk sorunu gibi.

Bir çok yerel otobüs firmasında yaşanabilir tabii öyle şeyler, ama Truva Turizm asla es geçmez, en sıradışı olanlarını yaşatır adama. Bir koltuğa üç bilet kesilmesi falan en sıradan olaylardır. Ordaki muavinin olayı kısa sürede pratik bir şekilde çözüşü, daha önce "Sen şööle geçivee bakem, bi yee bulcez sana ağğbicim/karrdişim" cümlesini duyan onlarca Kuzey Ege yolcusuna bir selamdır bana göre.

Deniz kültürü ise apayrı mevzu. Deniz mahsüllerinden bahsetmiyorum, yazları bizim memlekete yolu düşenler bilir; Çanakkale-Kilitbahir motorlarının üstüne çıkıp metrelerce yükseklikten yıllardır değişmeyen stilleriyle suya atlayan kızancıklar vardır. Yaşları 5-15 arasında değişen bu şopar kardeşlerimiz, mayıs ayından eylüle kadar o iskeleyi mesken tutar, yerli yabancı tüm turistlere o atlayışlarıyla gerilim dolu dakikalar yaşatırlar. Eskiden bir aksiyonları daha vardı; kıyıda yüzürek, kordonda yürüyenlere "suya bi milyon at çıkarem ağbi" derler ve iyi de bahşiş toplarlardı. Yeni jenerasyon şoparlar "kumun içine batan bi milyonu görme ve dalıp çıkarma" yetisine sahip değiller sanırım, göremiyorum kaç yıldır. Heyy gidi günler, heyy gibi Çanakkale'deki çocukluk be!

Yazınki düğünler; kınalar, sünnetler... Güzel hatıralar hatrına;




Ya o kahve? Otur çınarın dibine, en sıcak havada dâhi söyle çayı; 'harareti alır'.




Velhasıl kelam Çanakkale ancak bu kadar güzel ve samimi anlatılabilirdi. Aslında yazacak o kadar çok şey var ki; kısaca Geyikli ve Bozcaada, doğası ve insanıyla en doğru yer seçimidir bu film için diyeyim ve azıcık da filmin İstanbul bölümüne değineyim.

Tek cümle; Hüseyin Badem'in İstanbul'da başına gelenler, okumak ya da çalışmak için Çanakkale'den İstanbul'a gelen bir Çanakkalelinin yaşadıklarıyla bire birdir.

O saf ve güleç halinle gezinir durursun, yepyeni ortamlarda bambaşka insanlar tanırsın. Her şeye, buyurulan her işe de Hüseyi Badem gibi iyi niyetinle samimi bir "evet" dersin. "İstanbul'a gelen herkes bunları yaşamıştır" diyebilirsiniz, fakat gelinen yöre azıcık da olsa bir fark oluşturuyor sanki?

Son olarak, insanın bir filmde "aynı ben agam" diyebileceği sahneler görmesi çok çok büyük bir mutluluk. Hele ki coğrafya da cuk oturuyorsa...

Filmin müziklerindeki düzenlemeleri yapan Serkan Çağrı ve ekibine de bir "+rep" geçmezsem olmaz. 9/8'lik olsun, "Gül Ali" ;

3 yorum:

Mali Selışık dedi ki...

Ayrıca Hüseyin Badem'in anne ve babasının soyadlarının 'Badem Şekeri' tamlaması yapması(Ali Rıza Şeker), peynircideki Hüseyin'in kardeşi zannettiği adamın Ata Demirer'in kardeşi olması(tam emin değilim gerçi), tam karakteri olmasına karşın Demet Akbağ'ın Züleyha kolayına kaçmaması ve çok iyi bir Firuzan karakteri yaratması (yardımsever ve bir anda ortaya çıkan haliyle belki bir Neredesin Firuze göndermesi de vardır) ve Firuzan'ın odasında meşhur Marilyn Monroe resminin(hani dört kare çeşitli renkli olanı var ya) kendi versiyonunun olması çok sıkı ayrıntılar. İzlediğim salondaki abartılı gülen ablalar 'sitkom böcüğü' etkisi yaptığından tam randımanlı gülemedim bir de. Film de, izlenim de çok güzel olmuş herkesin eline aklına sağlık

hakancan dedi ki...

mustafa özdemir özlemiştik bloglarınızı :D

Adsız dedi ki...

Yazdıklarınızdan, bu topraklara ne kadar bağlı olduğunuzu anlıyoruz. Umarım ikinci filmi yalnız değil, Çanakkaleli dostlarınızla izlersiniz, daha bir keyif alırsınız.